Kovid-19 Haziran Raporu | Swiss PR

En son güncellendiği tarih: 10 Tem 2020

İçerik


A. Genel Durum

  • Kovid-19 ölümcüllüğü konusundaki çalışmalar

  • Bakım evlerinin rolü

  • Hastanelerin rolü

  • Kovid-19’un klinik tablosu

  • Çocuklar ve okullar

  • Maskelerin etkililiği hakkında

  • Virüsün kaynağı hakkında

  • Kovid-19’a karşı aşılar

  • Kovid-19’a karşı ilaçlar

  • Uzman görüşleri (seçkisi)

  • Başarı öyküleri (İsveç, Florida, Japonya, Beyaz Rusya)

  • İlave Notlar (bulaşma, mesafe kuralları, ameliyatlar, virüs testi, ikinci dalga, işsizlik vb.)

  • Tecritler hayat kurtardı mı?

  • Medyanın rolü

  • Politik gelişmeler

B. Ülkeler ve Bölgeler

  • İskandinavya

  • Amerika Birleşik Devletleri

  • İngiltere

  • İsviçre

  • Almanya ve Avusturya

  • Güney Amerika ve Afrika

C. Bill Gates’in Küresel Sağlık Fonlaması



A. Genel Durum


Kovid-19 ölümcüllüğü konusundaki çalışmalar

Stanford Üniversitesi profesörlerinden John Ioannidis, Kovid-19 antikor çalışmalarına bir genel bakış yayınlamıştır. Onun analizine göre, Kovid-19’un ölümcüllüğü (IFR) çoğu ülke ve bölgede %0,16’nın altındadır. Ioannidis, hastalığın yoğun görüldüğü üç yerde %0,40’lık bir üst sınır bulmuştur.

ABD’nin yetkili sağlık kurumu CDC (Centers for Disease Control) son raporunda, Kovid-19’un ölümcüllüğünü (IFR) %0,26’ya (en iyi tahmin) düşürmüştür. Çoğu çalışmada belirti göstermeyen vakaların oranı %50 ile %80 olarak veriliyorsa da CDC tutucu bir biçimde, belirti göstermeyen vaka oranını %35 olarak kabul ettiğinden dolayı bu değer bile bir üst sınır olarak görülebilir.

Halbuki Mayıs ayı sonunda, Profesör Onur Boyman önderliğindeki İsviçreli immünologlar, Kovid-19’un ölümcüllüğü üzerine muhtemelen bugüne kadar yapılmış en önemli çalışmayı yayınlamıştır. Henüz basılmamış olan bu çalışmada, kandaki antikorları (IgG ve IgM) ölçen bildik antikor testlerinin tüm Kovid-19 enfeksiyonlarının en fazla beşte birini ayırdedebileceği sonucuna varılmıştır.

Bu tutarsızlığın nedeni, çoğu insanda korona virüsünün sümük-balgam zarı üzerindeki antikorlar (IgA) ya da hücresel bağışıklık (T-hücreleri) tarafından çoktan nötralize edilmiş olmasıdır. Bu vakaların çoğunda, ya hiç belirti olmamakta ya da sadece hafif belirtiler ortaya çıkmaktadır.

Bunun anlamı, yeni korona virüsünün muhtemelen önceden düşünüldüğünden çok daha yaygın, enfeksiyon başına ölümcüllüğünün de önceden varsayıldığından 5 kata kadar daha düşük olduğudur. Böylelikle, gerçek ölümcüllüğü %0,1’in oldukça altında, bu nedenle de güçlü bir mevsimsel grip aralığında olabilir.

Gerçekten, birçok çalışma tüm insanların %60’a varan oranda, Kovid-19’a karşı, daha önceki korona virüslerine (adi soğuk algınlığı virüslerine) maruz kalarak kazanılmış belli bir hücresel bağışıklığa sahip olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle çocuklar bu tür korona virüslerine sık sık maruz kalmış olup, bu onların Kovid-19’a gösterdiği duyarsızlığı açıklamaya yardımcı olabilir.

İsviçre’deki bu yeni çalışma, hastalığın en yoğun görüldüğü New York veya Madrid gibi yerlerdeki antikor çalışmalarında, enfeksiyon oranlarının neden en fazla %20 civarında çıktığını da açıklayabilir ki bu yaklaşık %100’lük bir gerçek orana denk düşer. Birçok bölgede, hastalığın gerçek yaygınlığı %50’nin oldukça üzerinde, dolayısıyla da sürü bağışıklığı aralığında olabilir.

İsviçre’deki bu çalışma onaylanırsa, daha önce Kovid-19’un çok yaygın ve ölümcüllüğünün de %0,1’in altında olduğu tahmininde bulunmuş olan, Oxford Üniversitesi epidemiyologlarından Prof. Sunetra Gupta’nın değerlendirmesi geçerli olacaktır.

Kovid-19’un görece düşük ölümcüllüğüne (enfeksiyonlar içindeki ölümlerin oranı) karşın, virüs hızla yayılarak hastalığın yoğun görüldüğü birçok yerde gerçekten de olduğu gibi, yüksek risk taşıyan gruplara, özellikle de bakım evlerindeki hastalara ulaşırsa, ölüm oranları (nüfusun içindeki ölümlerin oranı) hala bölgesel olarak ve kısa vadede artabilir (bkz. aşağıdaki grafik).

Kovid-19, oldukça düşük ölümcüllüğü nedeniyle, ABD sağlık yetkilileri tarafından oluşturulmuş beş-seviyeli pandemi planında en fazla 2. seviyeye denk düşmektedir. Bu seviye için, yüz maskeleri, okulların kapatılması, mesafe kuralları, temas izleme, aşılama ve toplulukların topyekun tecrit edilmesi gibi daha ileri önlemler önerilmezken, yalnızca “hasta insanların gönüllü izolasyonu” uygulanmak zorundadır.

Temas izleme konusuna gelince, influenza salgınlarına ilişkin 2019 tarihli bir Dünya Sağlık Örgütü çalışmasında da, kolayca bulaşabilen ve genellikle hafif seyreden hastalıklar için uygun bir çare olmadığından, temas izlemenin tıbbi bir bakış açısından “hiçbir koşulda önerilmediği” sonucuna varılmıştır.

Bazen, pandeminin başladığı zamanlarda oldukça düşük ölümcüllükte olduğunun bilinmediği ileri sürülüyor. Güney Kore’den, yolcu gemilerinden, hatta İtalya’dan gelen veriler, nüfusun geneline yönelik riskin oldukça düşük olduğunu zaten Mart ayında gösterdiği için, bu kısmen doğru değildir.

Mart ayı ortalarında Danimarka’da basına sızan e-postaların gösterdiği gibi birçok sağlık yetkilisi de bunu biliyordu: “Danimarka Sağlık Kurumu, Kovid-19‘un, sıklıkla ciddi bir seyre de yüksek bir ölüm oranına da sahip olmadığı için, genelde tehlikeli bir hastalık olarak tanımlanamayacağını kabul etmeye devam ediyor.”

Bir takım medya kuruluşları yine de, Kovid-19 için kesinlikle gerekli olan yaş ve risk dağılımını hesaba katmaksızın, sadece ölümleri “enfeksiyonlar”a bölerek, bazen %1’in üzerinde gösterilen, çok daha yüksek bir sözde Kovid-19 ölümcüllük oranı hesaplamaya devam ediyor.

Avrupa ölüm sayısı izleme projesi Euromomo’nun en son verileri, Fransa, İtalya ve İspanya gibi birçok ülkenin artık ölüm sayılarının ortalamanın altına düştüğü bir döneme girdiğini gösteriyor. Bunun nedeni, Kovid-19 ölümlerinin ortalama yaşının çok yüksek olmasıydı ve bu yaş grubunda şu anda her zamankinden çok daha az insan ölmektedir.

Bkz: Kovid-19 ölümcüllüğü hakkında çalışmalar

Örnek: ABD’de Massachusetts eyaletinde yaş grubu başına düşen ölüm oranları (kaynak)


Bakım evlerinin rolü

Bakım evleri Kovid-19 pandemisinde kesinlikle başrol oynadı. Çoğu ülkede Kovid-19 ölümlerinin üçte bir ile üçte ikisi, Kanada’da ve ABD’nin bazı eyaletlerinde ise %80’e varan bölümü bakım evlerinde olmuştur. Tecrit dayatmasında bulunmayan İsveç’te bile, ölümlerin %75’i bakım evlerindeydi.

Bazı yetkililerin bakım evlerini kliniklerden gelen Kovid hastalarını kabule mecbur etmesi daha da endişe vericidir ki bu uygulama neredeyse her zaman çok sayıda yeni enfeksiyon ve ölümlerle sonuçlanmıştır. Kuzey İtalya ve İngiltere ile ABD’nin hastalıktan ağır etkilenmiş olan New York, New Jersey ve Pennsylvania eyaletlerinde de durum böyleydi.

Bu, yaygın virüs korkusu ve ülke genelinde bir tecrit duyurusunun yoğunlukla Doğu Avrupalı olan hastabakıcıların kaçmasına yol açtığı, bunun da yaşlı bakım hizmetlerindeki çöküşü daha da hızlandırdığı, kuzey İtalya örneğinden de biliniyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde tüm Kovid-19 ölümlerinin en az %42’si toplumun %0,06’sının yaşadığı bakım evlerinde olmuştur. Bakım evleri özellikle hedef alınarak korunmayı gerektirir ve bütün toplumun genel olarak tecrit edilmesinden yarar görmez.

Bakım evlerindeki insanlar için sıradan korona virüslerinin (soğuk algınlığı virüsleri) bile çok tehlikeli olabildiği iyi bilinmektedir. Stanford Üniversitesi profesörlerinden John Ioannidis, korona virüslerinin bakım evlerinde %8’e varan ölüm oranlarına yol açabileceğine Mart ayı ortalarında zaten işaret etmişti.

Buna ek olarak, bu insanların gerçekten Kovid-19’dan mı yoksa haftalarca süren stres ve tam bir izolasyondan mı öldükleri de genellikle açık değildir. Örneğin, İngiltere’deki bakım evlerinde yaklaşık 30.000 fazladan ölüm olmuştur, ama sadece 10.000 vakanın ölüm belgelerinde Kovid-19 kaydı bulunmaktadır.

Sadece Nisan ayında, İngiltere ve Galler’de haftalarca süren izolasyon yüzünden yaklaşık 10.000 fazladan demans (bunama) hastası korona enfeksiyonu olmaksızın ölmüştür. Birçok ülkede, bakım evlerindeki durum hakkında soruşturmalar açılmış veya talep edilmiştir.

Bakım evlerindeki ölümler, kesin ve yüzde olarak (LTCCovid)


Hastanelerin rolü

Bakım evlerine ek olarak, enfeksiyon ve ölümlerle ilgili ikinci ana etken, hastanelerin kendisidir. Wuhan’daki bir vaka çalışması hastaneye kabul edilen hastaların %41’inin aslında Kovid’e hastanede yakalanmış olduğunu zaten göstermişti.

Hastalıktan ciddi biçimde etkilenmiş olan kuzey İtalya, İspanya, İngiltere ve diğer bölgelerde hastanede hastalık bulaşması da belirleyici bir rol oynamıştır. Bunun anlamı, kliniklerin kendisinin bağışıklığı zaten zayıflamış kişilere Kovid-19 bulaşmasının (“hastane mikrobu”) ana merkezi haline gelmiş olduğudur. Bu durum 2003 yılındaki SARS salgını sırasında zaten gözlemlenmiştir.

Şu anki bilgilere dayanarak, bakım evleri ve hastanelerde enfeksiyon salgınlarını önleyebilmiş olan ülkeler görece daha az ölüm yaşamıştır. Toplumun genel tecriti ise ölümlerde ya hiçbir rol oynamamış veya ters etki bile yapmıştır (aşağıya bkz.).

Bir ilave etken de Kovid hastalarının, uzmanların aylardır riskleri konusunda uyarıda bulunduğu bazen öldürücü olabilen sert ilaçlar veya suni solunum ile tıbbi açıdan yanlış tedavi edilmesidir. Örneğin ABD’de, Kovid hastalarını suni solunum cihazlarına bağlama konusunda kuşkulu finansal teşvikler olmuştur ve bu uygulama şimdi birçok eyalette soruşturmaya tabi tutulmaktadır.

Ayrıca bakınız: New York kentinde hastalığın ‘merkez üssü’nden bildiren kimliği gizli bir hemşire (Video)

Aynı videonun TÜRKÇE SESLENDİRİLMİŞ özet hali



Kovid-19’un klinik tablosu

Tanınmış Hamburg’lu adli tabip uzmanı Profesör Klaus Püschel, bir basın toplantısında (Almanca) 190 adet ayrıntılı otopsinin ilk 12’sine ilişkin çalışmasını (İngilizce) sunmuştur.

Professor Püschel, Kovid-19’un “başlangıçta kuşkulanıldığından çok daha az korkutucu olduğu”nu tekrar vurgulamıştır. Tehlike algısı “medya görüntüleri tarafından fazlasıyla tetiklenmiştir”. Medya şiddetli bireysel vakalara odaklanmış ve “tümüyle hatalı mesajlar” vererek paniği körüklemiştir. Kovid-19 bir “katil virüs” olmayıp, yeni ilaçlar ya da aşılar bulunması çağrısının ardında “gerçekler değil, korku” yatmaktadır.

İncelenen vakaların belirgin ölüm nedeni zatüree ise de vakaların yaklaşık %50’sinde, öldürücü akciğer embolisine (Çev. notu: akciğerde pıhtı nedeniyle tıkanma) yol açabilecek venöz trombozları (Çev. notu: damarda kan pıhtılaşması) bulunmuştur. Böbrekler ve kalp kasları da bundan kısmen etkilenmiş durumdadır. Profesör Püschel bu nedenle ciddi Kovid vakaları için önleyici olarak kan sulandırıcı ilaç kullanımını önermektedir.

Professor Püschel, tromboz ve akciğer embolisine ilişkin olarak – kendisinden önceki diğer uzmanlar gibi – egzersiz eksikliğinin tromboza zemin hazırlaması nedeniyle, evde karantina ile “tecrit” edilmenin “kesinlikle yanlış önlem” olduğunu vurgulamıştır. Gerçekten, ABD’li uzmanlar Kovid testleri negatif çıkan insanların da beklenmedik trombozlar geliştirmesinden sonra, bu riske karşı zaten uyarıda bulunmaktaydı.

Birçok medya kuruluşu yine bu otopsi bulgularını yanlış yorumlamış ve Kovid-19’dan, influenzanın aksine tromboz ve akciğer embolisine yol açtığı söylenen, özellikle tehlikeli bir hastalık olarak söz etmiştir. Bu doğru değildir. Halbuki, şiddetli influenzanın bile tromboz ve akciğer embolisi riskini büyük ölçüde artırdığı ve kalp kasını ve diğer organları etkileyebileceği 50 yıldır bilinmektedir. Şiddetli influenza için önleyici olarak kan sulandırıcı kullanımı önerisi bile 50 yıldır zaten yaygındır.


Prof. Püschel'in YouTube'dan Silinen TÜRKÇE SESLENDİRİLMİŞ videosu


Çocuklar ve okullar

Çok sayıdaki çalışma, 2003 yılındaki SARS salgınından beri zaten bilindiği gibi, çocukların Kovid-19’a neredeyse hiç yakalanmadıklarını, virüs taşıyıcısı da olmadıklarını veya neredeyse hiç olmadıklarını artık göstermiştir. Bu nedenle herhangi bir zamanda okulların kapatılması için hiçbir tıbbi neden yoktu.

Buna bağlı olarak, Mayıs ayında okullarını yeniden açan bütün ülkelerde enfeksiyon vakalarında hiçbir artış olmamıştır. İsveç gibi, ilkokullarını zaten hiç kapatmamış olan ülkelerde de bununla ilgili hiç sorun yaşanmamıştır.

Alman virolog Christian Drosten tarafından yapılan henüz basılmamış bir çalışmada, çocuklardan enfeksiyon bulaşma riskinin, yetişkinlerdeki gibi olduğu, bu nedenle de okulların kapalı kalması gerektiği ileri sürülmüştü. Halbuki, birçok araştırmacı çalışmada metodolojik hatalar olduğunu göstermiştir. Drosten bunun üzerine okul kapatma konusundaki önerisini geri çekmiştir.

Bazı okullarda, örneğin Fransa ve İsrail’de, sözde “korona salgınları” olduğu söylenmişti. Halbuki, bunların, kendileri neredeyse hiçbir belirti göstermeseler de, hastalığı bulaştırmasalar veya neredeyse hiç bulaştırmasalar da, düzenli olarak korkutularak testlere tabi tutulan okul çocuklarına öğretmenlerden geçmiş olması muhtemeldir.

İngiltere’deki Kawasaki Hastalığı Vakfı, Kawasaki hastalığının medya tarafından su götürür ve dehşet uyandırıcı bir biçimde ele alınmasını yine eleştirmiştir. Gerçekte, Kawasaki vakalarında önemli bir artış olmamıştır, Kovid-19 ile de kanıtlanmış bir bağlantısı bulunmamaktadır. Tek tek çocuklarda başka viral enfeksiyonlardan bilinen genel yangısal tepkiler olmuşsa da bildirilen vaka sayısı aşırı derecede düşüktür.

Alman tabipler birliği de temiz raporunu vermiş durumdadır: Kovid-19 neredeyse bütün çocuklarda algılanamayacak düzeyde veya çok hafif geçmektedir. Okullar ve kreşler bu nedenle hemen ve kısıtlamalar olmaksızın açılmalıdır; yani, küçük gruplara, mesafe kurallarına ve maskelere gerek yoktur.

Yere çizilmiş sınırlar içinde oynamak zorunda olan okul çocukları (15 Mayıs 2020, DailyMail)


Maskelerin etkililiği hakkında

Kovid-19’un toplumun genelindeki görece düşük ölümcüllüğünden bağımsız olarak (yukarıya bkz.), günlük hayatta sağlıklı ve belirti göstermeyen insanların maske kullanımının etkililiğine ilişkin hiçbir bilimsel kanıt hala yoktur.

East Anglia Üniversitesi tarafından yapılmış ülke çapındaki bir çalışmada, maske zorunluluğunun hiçbir yararı olmadığı hatta enfeksiyon riskini artırabildiği sonucuna varılmıştır.

Illinois Üniversitesi’nde solunum ve enfeksiyon korunumu uzmanı olan iki Amerikalı profesör yazdıkları makalede, maskelerin gündelik hayatta kendini korumak için de üçüncü şahısları korumak için de (sözde kaynak kontrolu) hiç etkili olmadığını anlatıyor. Yaygın maske kullanımı Çin’in Wunhan kentindeki salgını da önleyememiştir.

Annals of Internal Medicine (İç Hastalıkları Yıllığı) dergisindeki Nisan 2020 tarihli bir çalışmada, kumaş maskelerin de ameliyat maskelerinin de öksürükle Kovid-19 bulaşmasını önleyemeyeceği sonucuna varılmıştır.

New England Journal of Medicine’ın (New England Tıp Dergisi) Mayıs 2020 sayısındaki bir makalede de solunum maskelerinin gündelik hayatta çok az koruma sağladığı veya hiç koruma sağlamadığı sonucuna varılmıştır. Makalede, maske zorunluluğu çağrısı “mantıksız bir korku refleksi” olarak tanımlanmıştır.

ABD’de CDC tarafından yayınlanan Mayıs 2020 tarihli influenza pandemisi konulu meta-çalışmada (Çev. notu: birden fazla araştırmanın sonuçlarını birarada inceleyen çalışma), solunum maskelerinin etkili olmadığı da bulunmuştur.

Dahası, Dünya Sağlık Örgütü Haziran ayında, birçok ülkeden gelen verilerin de gösterdiği gibi, “belirti olmasızın bulaşma”nın gerçekten