Eleştirel OLAMAYANLARIN Evreni...

En son güncellendiği tarih: Ağu 30

Yazıdan SATIR BAŞLARI...


  • Basına güvenmeyi seçen kalabalıklar dünyadan haberdar olduklarını sanırken cehaletin karanlığında gezinirler.

  • "Yasaklara uyalım da bir an önce bitsin." İddianın tersine, boyun eğilirse bu oyun hiç bitmeyecektir.

  • "Bütün hükümetler, dünyanın bütün doktorları, herkes yanılıyor da gerçeği bir sen mi biliyorsun?". “Doktorlara sordum” temalı ikna reklamlarında konuşturulan sanatçılar salt “herkes” izlenimi yaratmak için kullanılıyor. Bunlar 1970’lerde dolandırıcı banker reklamlarında oynatılan sanatçıları anımsatıyor.

  • Çünkü gerçeklerin ayakta durmak için sansüre gereksinimi yoktur. Hükümetler, şirketler ve uzmanlar haklılıklarına güveniyor olsalardı tartışmayı örtbas etmeye çalışmaz, yıldırma ve cezaya başvurmazlardı.

  • Olumlu davranış bu kişileri nefret diliyle linç edip dışlamak değil, kanıta dayanarak ve sevgi diliyle kazanmaya çalışmaktır. Hükümetin, şirketlerin ve doktorların işte bu iki davranıştan hangisine yakın olduğuna dikkat edin. Çünkü bu seçim onların içtenliklerinin ve iyi niyetlerinin göstergesidir.

  • İğneyi savunan istisnasız herkesin dayanıp güvendiği otoriteler Dünya Sağlık Örgütü, hükümetler ve basındır, yani bilim değildir. Doktorların bilim diye önümüze koydukları hiçbir şey dedikodu düzeyini geçmemiştir. Kanıtlama zorunluluğu iddia makamındadır ve bu salgının ölümcüllüğünü ve iğnenin tek seçenek olduğunu gösteren tek bir kanıt ortaya konmamıştır.

  • Asıl şunu yanıtlamak gerekir: Neredeyse hiçbir ana akım basın şirketi ve hiçbir politikacı bu fikri temsil etmezken iğne karşıtı fikirler nasıl türeyebiliyor ve yayılabiliyor?




"Eleştirel Düşün" İnternet Sitesi

30 Temmuz 2021


Koronavirüs Safsataları Bitmiyor



“Yasaklara uyalım da bir an önce bitsin.”

Çarpıtma. Bakanlığın açıkladığı “yasakların işe yaradığı” zamanlardaki sayılara göre günde beş bin ila on beş bin yeni vakalık yayılma hızıyla bu salgının bitmesi yirmi, otuz yıl sürer. Yasaklar salgının yayılma hızını düşürerek yasakların daha uzun sürmesine neden oluyor. Anlatıldığı gibi bir virüs varsa, yayılmasını durdurmanın yolu iki hafta boyunca polis, asker dahil herkesin toplumdan yalıtılmasıdır ki bu olanaksızdır. Matematiksel olarak salgını en hızlı atlatma yolunun yasakları bütünüyle kaldırıp herkesin olabildiğince çabuk virüs kapmasını beklemek olduğu açıktır. Yasakları savunanlar önlem alınmazsa salgının sanki hiç bitmeyeceğini ima ediyorlar. Bu çok arsız bir çarpıtmadır. Her salgın biter. Ya ölürsünüz ya bağışıklık kazanırsınız.

İddianın tersine, boyun eğilirse bu oyun hiç bitmeyecektir.

“Mutant”, “varyant” demeye başladılar bile. İki doz oldu üç doz; dördüncü yolda, her yıl yenisi çıkacak. Çok tutulan bir ürünün yeni modellerinin çıkarılması gibi. Sanıyor musunuz ki insanlar bu zorbalığa direnselerdi mutant ve varyant haberleri ortaya atılabilecekti? 2009 salgınında olduğu gibi iğneler şirketlerin ve hükümetlerin elinde kalacak, tuzak suya düşecekti.


Bilmezden gelme. Hukuksuz ve mantıksız uygulamalar saymakla bitmez. Önceki yazılarımda birkaç örneğini verdim. Zorbalıkların amacının virüsün yayılmasını önlemek olmadığı çoktan ortaya çıktı. Pek çok doktor bunu kendisi itiraf etti. Prof. Bingür Sönmez iğne olmayanlara yaşamın cehenneme çevrilmesi gerektiğini savundu. Salgın geçse bile maske eziyetinin süreceği doktorlar tarafından birkaç kez söylendi. İşin can alıcı yanı hükümetin ve TTB’nin bu kişileri yalanlamaması, muhalif doktorlara uygulanan yaptırımların bu kişilere uygulanmamasıdır. Bu demektir ki “uyalım da bir an önce bitsin” diyenler, yasaklara uymayanları hedef gösterenler eğitim düzeyleri ne olursa olsun ya budaladır ya da kötü niyetli. İkisi de savunulamaz.

“Bütün hükümetler, dünyanın bütün doktorları, herkes yanılıyor da gerçeği bir sen mi biliyorsun?”

Çoğunluk safsatası. Bir an için bütün dünyanın aynı görüşte olduğunu varsaysak bile bütün dünyanın aynı anda yanılmayacağının kanıtı nedir? 1919’da Mustafa Kemal ve arkadaşları yanılmış mıydı? “Herkesten” söz etmek yetkin olmayan otorite safsatasıdır.

“Doktorlara sordum” temalı ikna reklamlarında konuşturulan sanatçılar salt “herkes” izlenimi yaratmak için kullanılıyor. Bunlar 1970’lerde dolandırıcı banker reklamlarında oynatılan sanatçıları anımsatıyor.

Ayrıca önerme istatistik safsatası içeriyor. Çünkü farklı görüşte olanların varlığını yok sayarak haksız bir genelleme yapıyor.

  • Salgının tehlikeli olmadığını düşünen doktorlar var.

  • Salgının gerçek bir tehlike olduğunu düşünmekle birlikte zorlamalara katılmayan veya iğneleri eleştiren doktorlar var.

  • Türkiye’de farklı fikirde olan doktorlar televizyon ve gazete röportajlarına çıkarılmıyor.

  • Avrupa’da hükümetlere karşı açılmış davalar var.

  • Maske zorunluluğunun olmadığı, işyerlerinin zorla kapatılmadığı ülkeler var.

  • Teksas eyaleti valisi aşı kartı sorulmasını yasakladı.

  • Eski Tanzanya Cumhurbaşkanı olup bitenin bir tuzak olduğunu ve iğne oyununa gelmeyeceklerini söylemişti. Yalnızca bu istisna bile “bütün dünya” ile başlayan önermeleri çürütür.

Bütün dünyayla ilgili her yanılgının altında basın şirketlerinin politik ve ticari güdülenmesi yatar. Bu şirketler para kazanmak için vardırlar ve para kazanmalarını riske atacak hiçbir haberi yapmazlar.

Böylece basına güvenmeyi seçen kalabalıklar dünyadan haberdar olduklarını sanırken cehaletin karanlığında gezinirler.

“Ne olup bittiğinden emin olamıyorum ama muhalifler de kesin kanıt sunamıyorlar. Bu durumda otoriteye güvenmek en makulü olmalı.”

Kanıtlama zorunluluğu safsatası. Bu sitede ve pek çok yerde 2020’nin başından beri hükümetlerin, şirketlerin ve doktorların saymakla bitmeyecek çelişkili söz ve davranışına tanık olduk. Otopsi yasak. Ölü sayıları hâlâ gizleniyor.

Virüsün tehlikesi, hatta varlığı bile kanıtlanmadı.

Öyküyü sorgulayanlar, araştıranlar tehdit ve cezayla durdurulmaya çalışıldı. Gerçek bir salgında hükümetler böyle davranmazlar.

Kesin kanıta ulaşılamayan durumlarda yargıda bulunmayı ertelemek gerekir. Böyle bir ortamda yargıda bulunmayı ertelemek, sağlıklı yargıya varılana dek iğne olmayı ertelemekle olur. Otorite eğer güvenilirse, yani hükümet gerçekten halk sağlığını düşünüyorsa bu iğneler uzun yıllar erişilebilir durumda kalacaktır. Yıllar sonra iğnenin zararsız olduğu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarsa isteyen kişinin iğne olma olanağı hep var olacaktır. Ama acele ederek, kafa karışık halde, gürültüye kapılarak ve dolmuşa bindirilerek yapılacak bir hatanın geri dönüşü olmayacaktır.

“İstediğin aşıyı olma özgürlüğün var. Astra var, Sputnik var, Sinovac var, Biontech var, sen seç…”

Sınırlı seçenek safsatası. İğne olmama seçeneğinin bulunmaması gerekçelendirilmiyor.

Çarpıtma. Bu sayılanlar yalnızca anlamsız adlardır. Çünkü halkta hiçbir karşılığı yoktur. Bu soru “Hebelüp mü, Dürüdüt mü?” sorusundan farksızdır. Halkı bırakın doktorlar bile bilmez bu iğnelerin arasındaki farkı. Çünkü aşılarda olduğu gibi uzun uzun test edilmemiş, hükümetlerin her türlü riske göz yumma ve koşulsuz alım garantisine güvenerek apar topar piyasaya sürülmüştür. Bu yüzden doktorların bilgi edinebilecekleri yayınlar çok sınırlıdır. Sınırlı olmasa bile doktorların şirketlerin dürüstlüklerinden kuşkulanacak veya bakanlığa muhalefet edebilecek bilgileri de yürekleri de kalmamıştır. Zorla iğne vurulurken “seç birini” deyip sanki yurttaşın fikri gözetiliyormuş gibi yapılarak yurttaş resmen çocuk yerine konmaktadır.

“Sen aşı karşıtısın. Yarın çocuk aşılarına da karşı çıkacaksın.”

Kaygan yokuş safsatası. Her aşıda uygulanan test prosedürlerinin Kovid iğneleri için de uygulanmasını talep etmek, zorunluluğu eleştirmek, akıl dışı yasakları ve bütün bunların sonucunda hükümetin iyi niyetinden kuşkulanmak sağlıklı kuşkuculuktur.

Bütün bu acayiplikleri görmezden gelerek aşı denen dayatmanın gerekliliğine odaklanmak ise bağnazlıktır; kafayı kuma gömmektir.

Kaldı ki mRNA iğnesinin bilinen anlamda bir “aşı” olup olmadığı bile tartışmalıdır. Bu durumda Kovid iğnelerinden uzak durmayı seçmesi, kişinin çocuk aşıları konusundaki tutumuyla ilgili bilgi vermez. Kişinin çocuk aşılarına güvenmemesi bir hata bile olsa bu durum kişinin Kovid iğneleri konusundaki kuşkusunu haksız çıkarmaz. Kişi modern tıp ve sağlık sistemini sorgulamaya Kovid iğneleriyle başlamış olabilir ve bu sorgulama yarın çocuk aşılarına da sıçrayacak olabilir. Bu durumda iki şey yapılmalıdır: Kişinin her bir konu için verdiği yargı ayrı ayrı incelenmelidir. İkincisi; kişinin modern tıbba güvenini sarsan nedir, onu araştırmalıdır. Bu güvensizlik yersizse bile bunu yaratan etmenler keşfedilmelidir. Kuşkusuz bu yasakla, korkutmayla, sansürle, linçle başarılacak bir şey değildir. Tersine, bu tutum insanlardaki güvensizliği kamçılayacaktır.

Çünkü gerçeklerin ayakta durmak için sansüre gereksinimi yoktur. Hükümetler, şirketler ve uzmanlar haklılıklarına güveniyor olsalardı tartışmayı örtbas etmeye çalışmaz, yıldırma ve cezaya başvurmazlardı.

“…İyi ama Kovid aşısına karşı olanların çoğu çocuk aşılarına da karşı.”

Bu doğrulanamayan bir bilgidir. Bu kişilerin sayısını bile bilmiyoruz ki anket yapalım ve tek tek soralım. Çocuğunu aşılatmamayı seçen kişi sayısının Kovid eziyetlerine direnen kişi sayısından çok daha az olduğu sosyal medya yorumlarına, hükümetin tedirginliğine, doktorların aşırı tepkisine bakarak öngörülebilir.

Ayrıca bu önerme korkuluk safsatası içeriyor. Bu kalabalığın içinde kararını bilgiye dayanarak vermemiş olanlar olabilir ama bunlar kalabalığın genelini temsil etmezler. Aşılara, Kovid iğnesine, hükümete ve doktorlara güveni sarsılmış insanları bağnazca suçlamak yerine bu güvenin neden hızla aşındığını anlamaya çalışmak hepimiz için daha iyi olur.

“Aşı karşıtlarının içinde düz dünyacılar var, Ay’a gidilmediciler var, alternatif tıpçılar var, sahte bilimciler var, komplo kuramcıları var, ne ararsan var.”

Dolduruşa getirme safsatası. Bu konuların her birini aynı sepete atmak yaygın bir dezenformasyon tekniğidir. Alışıldık kalıpların ve Ortodoks sınırların dışında düşünen, kendi yargılarına sahip olan herkesi aşağılayan, alaya alan ve dışlayan ifadeler tartışmaya bir şey katmıyor. Yeryüzünün biçimi konusunda yanılması, kişinin Kovid konusunda yanılacağı anlamına gelmiyor. Kişiler ve kişilikler üzerine odaklanmak bizi gerçeğe yaklaştırmıyor. Kanıtlara bakmalıyız.

Ayrıca Koronavirüs zorbalığına direnen birinin öbür konularda aykırı fikirlere sahip kişi ve öbeklere yakın durması bir başka saldırı safsatası olan ilişkiyle suçlama safsatası oluşturur. Haksızlık ve dışlama sürerse bu durum artacaktır. Toplumun genelinden dışlanan azınlıkların birbirine yaklaşma eğiliminde olması doğal bir insan davranışıdır. Çünkü yalnız ve zayıf bırakılan insan güçlü olabileceği bir topluluğun üyesi olmak ister.

Olumlu davranış bu kişileri nefret diliyle linç edip dışlamak değil, kanıta dayanarak ve sevgi diliyle kazanmaya çalışmaktır. Hükümetin, şirketlerin ve doktorların işte bu iki davranıştan hangisine yakın olduğuna dikkat edin. Çünkü bu seçim onların içtenliklerinin ve iyi niyetlerinin göstergesidir.

“Aşı karşıtı dedikodular 12 sosyal medya hesabından yayılıyor.”

Basitçe yalan. Peki, iğne yanlısı dedikodular kaç merkezden yayılıyor? Bu sorunun yanıtını vermeksizin bu iddiayı ciddiye bile almak gerekmez.

İğneyi savunan istisnasız herkesin dayanıp güvendiği otoriteler Dünya Sağlık Örgütü, hükümetler ve basındır, yani bilim değildir.

Salt bilime bakacak olsaydık her gün Covid-19 konulu boy boy bilimsel makale yayınlanırdı ve yalnızca bunlar kanıt gösterilirdi. Ama böyle olmuyor. Olması da olanaksız. Çünkü bilimsel yayınlara bakacak olursak bilinmeyenlerin bilinenleri katlayıp geçtiğini göreceğiz ve acele yargıda bulunmaktan, hele hele ekonomiyi krize sokacak, toplumsal barışı ve ruh sağlığını tehlikeye atacak kararlar vermekten, geri dönüşü olmayan hukuki adımlar atmaktan çekineceğiz. Çünkü bilim böyle bir şeydir.

Doktorların bilim diye önümüze koydukları hiçbir şey dedikodu düzeyini geçmemiştir. Kanıtlama zorunluluğu iddia makamındadır ve bu salgının ölümcüllüğünü ve iğnenin tek seçenek olduğunu gösteren tek bir kanıt ortaya konmamıştır.

Bu çıplak gerçek bir dedikodu ise bütün yaşamın bir dedikodudan ibaret olduğunu söylemek gerekir.

Asıl şunu yanıtlamak gerekir: Neredeyse hiçbir ana akım basın şirketi ve hiçbir politikacı bu fikri temsil etmezken iğne karşıtı fikirler nasıl türeyebiliyor ve yayılabiliyor?

Bir an için aptal olalım ve bu düşüncelerin on iki hesaptan yayıldığını varsayalım. Neden yayılıyor? İnsanlar bu fikirleri neden açıklar? Ateş olmayan yerden duman çıkar mı? Bunca baskıya, tek sesli koroya rağmen, bunca alaya ve aşağılamaya rağmen, yalnız kalmak ve dışlanmak tehlikesine rağmen milyonlarca insan neden durduk yere rahatlarını bozuyorlar? Bu soruları ne psikiyatriye başvurarak ne de o on iki kaynağı ortadan kaldırarak yanıtlayabilirsiniz.


Ayrıca duyguya başvurma safsatası. Çünkü yukarıdaki asparagas haber “Center for Countering Digital Hate” adlı bir politik örgüte ait. Türkçesi “Dijital Nefrete Karşı Merkez”. “Nefret” sözcüğünün kullanımı duygu yüklü sözcük kullanımının kurumsallaşmış halidir. Adında bu sözcüğü barındıran istisnasız bütün örgütler politik muhalefeti yok etmeyi amaçlarlar.

Kovid-19 masalındaki tutarsızlıkları dile getirmeyi “nefret” olarak adlandırmak şeytanlıktan başka bir şey değildir.

Bu adamların tek umudu iyice evcilleşmiş ve uysallaşmış olan modern kuşağın “nefret” sözcüğüne yüklediği kategorik olarak olumsuz anlamı sömürmektir. Kategorik olarak olumsuz, yani kötüden ve çirkinden bile nefret edilmeyecek, yasak… İlle nefret arayacaksak Kovid-19 olayında nefretin kimde olduğu bellidir. İğne olmayanlara dünyayı dar etmek isteyen Bingür Sönmez gibi profesör doktorlardadır. Bu kişileri istenmeyen kişiler veya vatan haini ilan eden hükümettedir. Sıradan bir grip salgınından “korunmak” uğruna yüz milyonların paranoyak kişilik bozukluğu geliştirmesine ve dezenfektanlardan cilt kanseri olmasına (yakındır) seyirci kalanlardadır. Saygı duyulası insanları köpeğe ağızlık takar gibi maske takarak aşağılayan, bir de bu manzaraya bakarak gülüp eğlenenlerdedir.


Sıkı bir eleştirel düşünür olmak isteyenlerin duyguları iyi anlamaları gerekir. Burada anımsamamız gereken değişmez ilke, nefretin korkuyla yan yana bulunduğudur. Kim gerçekdışı korkulara sahipse, kim korkuya kapılarak akıldan ve sağduyudan vazgeçiyorsa (bu kişiler hemen yanı başınızdadır, her yerdedir) nefretin ondan yayılıyor olması yüksek olasılıktır. Müslümanlık iddiasında olanların camileri kapattığına, bayramlaşmayı yasakladığına tanık olduk. Bunlar korkunun etkisi altında yapılan işlerdir ve sağduyuya uzaktır. Virüs kapmama amacını yaşamın birinci önceliği yaptığı için bencilcedir. Hangisi sevgiye daha yakın geliyor: Sıradan bir grip salgınından korunma gerekçesiyle insanların bir araya geldikleri bayramları terk etmek mi, yoksa gerek çekinerek gerekse hiç aldırış etmeyerek bu sevgi geleneğini sürdürmek mi? Salgınlar gelip geçer ama yitik sevgi ve güvenin yeri bir daha dolmaz.

“Aşı kötü olsaydı İsrail kendi yurttaşlarına vurdurmazdı.”

İnanca başvurma safsatası. Çünkü Yahudilerin birbirlerinin canını yakmayacaklarına inanılıyor. Bu yaygın ancak gerçeğe uygun bir inanış değildir. Oysa İsrail kurulduğundan beri orada olanlar, yakın tarih ve uzak tarih, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda birbirlerine bayağı kıydıklarını gösteriyor.

Ayrıca karmaşık nedenler safsatası. Çünkü önermenin sahibi, bu salgının bir oyun olma olasılığını yalnızca Yahudilerin başkalarına karşı oyunu olma olasılığına denk görüyor. Evet, ilaç devleri çoğunlukla Yahudilerin elinde; basın çoğunlukla Yahudilerin elinde ama böyle bir tuzağı tek başlarına kuramazlar. Yahudiler ve dünya politikasıyla ilgili gerçek ne yazık ki ucuz köşe yazılarında anlatıldığı kadar basit değil.

Olayı aşırı basite indirgeme bu kadarla da bitmiyor. İsrail’in kendi yurttaşlarına iğne yapması bunun ilk akla gelenden daha farklı, daha uzun vadeli bir tuzak olması olasılığını ortadan kaldırmıyor. İğne vurulanların düşüp ölecekleri öne sürülmüyor zaten. Bu çok aptalca ve hemen suya düşecek bir tuzak olurdu.


İğneye direnmek için iğne olanların ölmelerini beklemeye gerek yok. İki noktaya odaklanın ve dikkatinizi dağıtmalarına izin vermeyin:

Birincisi; başından beri tutarsız söylem ve eylemler, orantısız yasaklar.
İkincisi; iğnenin güvenliğinin kanıtlanmamış olması ve zorunlu yapılmaya çalışılması iğneden uzak durmak için fazlasıyla yeterli nedendir.

Bu iki nokta olup biten her şeyin bir oyun olduğunu açıkça ortaya koymaya yeter. Bunun bir oyun olduğunu söyleyebilmek için senaristi kim, yönetmeni kim bilmemiz gerekmiyor. Tersine, tutarlı bir açıklama yapma yükümlüğü, söylenenlere inanmamızı bekleyenlerin üzerindedir. Kanıtlama yükümlüğü iddia makamındadır. Bunun için de bütün çelişkileri, hepsini tek tek açıklamaları ve zorbalığı bırakmaları gerekiyor.

“Sen aykırısın. Sırf muhalif olmak için muhalif oluyorsun. Senin psikolojik sorunların var. Paranoya bozukluğu var. Senin güven sorunun var. Komplekslerin var, tıp okuyamadığın için çekemezliğin var.”

Adam karalama safsatası. Muhaliflerin her birinin kişilik sorunlarının olduğunu varsaysak bile bu, yasaklar ve zorlamalarla ilgili haklı çekincelerini çürütmez. Bir tehlikeye veya kötülüğün varlığına işaret eden herkesi paranoyayla suçlamak safsatadır. Bu kişilerin paranoyak olduklarını kanıtlamak iddia sahiplerinin yükümlülüğüdür.

Oysa konumuz özelinde bu kişilerin içinde yetkin otoriteler, söylediklerinin doğruluğu itiraf edilmiş olanlar, dava kazanmış olanlar var. Yani tehlikenin veya kötülüğün varlığının kanıtları var.

Yakın tarihimiz halkların hükümetlerden, basından ve bilimadamlarından yedikleri kazıklarla dolu. Her bir tuzak ortaya çıktığında birileri ölür veya mahkum edilir ama gerçek bir toplumsal hesaplaşma olmaksızın, yaşananların vicdanlı bir muhasebesi yapılmaksızın insanların dikkatleri dağıtılır ve unutturulur.

  • Susurluk olayı basının da yardımıyla örtbas edilmemiş miydi?

  • 1997’deki “post modern darbe” basının desteğiyle gerçekleştirilmemiş miydi?

  • 2013 Haziran’ında ülkenin tarihindeki en büyük gösteriler yapılırken basın bir hafta boyunca susmamış mıydı?

  • Ergenekon örneği daha dün gibi…

  • Irak’ta kitle imha silahı olmadığı itiraf edildiğinde, milyonlarca kişi boşuna öldüğünde strateji ve istihbarat uzmanları, basın yöneticileri ve politikacılar hiçbir şey olmamış gibi yüzümüze bakmayı sürdürdüler.

Bunların hiçbirinde ne basın suçunu kabul etti, ne hükümetler, ne de uzmanlar.

Meşru kaygıları ve kuşkuları paranoya olarak aşağılamak bütün bunları görmezden gelmek olduğu gibi ahlaklı bir tutum da değildir. Demokratik bir hükümetin yapması gereken şey muhalifleri de temsil ettiğini unutmadan kaygıları gidermeye çalışmaktır. Bunun için gerekirse tasarılar ertelenir, araştırma komisyonları kurulur, muhaliflerin sesine kulak verilir ve yapıcı bir tartışma ortamı yaratılır. Bunlar yapılmıyor. Prof. Davutoğlu’nun televizyonda tartışma önerisi yerine getiriliyor gözükse bile televizyoncular istediklerini güçlü istediklerini zayıf göstermenin kurdudur. Bu tür tartışmalar televizyonda ve sözlü değil, yazılı yapılmalıdır.

Basın dürüstse muhaliflere sayfalarını açar.
“Bilim kurulunun” hiçbir şeyi şeffaf değil.

Tek bir kişi, kapalı kapılar ardında kim bilir nasıl verdiği kararları şapkadan tavşan çıkarır gibi akşam televizyonda okuyor ve bütün ülke izlemesi yasaklanmış bir maçın sonucunu öğrenircesine dinliyor. Bu durumda “bizden gizli iş çeviriyorlar” diyenleri paranoyayla suçlamaktan daha abes bir şey olabilir mi? Gizliliğin kendisi göz önündedir!

“Eleştirel düşünmeyi öğreten, safsatalarla ve dezenformasyonla mücadele eden bir sürü site var. Teyit.org, snopes.com, malumatfuruş.org, evrimagaci.org, yalansavar.org, dogrulukpayi.com… Hiçbiri senin gibi aşı karşıtı değil. Bunların hiçbiri eleştirel düşünmeyi bilmiyor da sen mi biliyorsun?”

Bir bilen safsatası. Ayrıca sayı çokluğuna dayandığı için ortak tutuma başvurma safsatası. Gerçeği ortaya çıkarmada demokratik yöntem işe yaramaz. Akla aykırı, yasaya aykırı, vicdana aykırı durum ve tutumları neden görmezden geldiklerini bu kaynakların kendilerine sorun.


Basında çıkan haberleri sık sık tekil olarak yalanlayan bu kaynakların bu kez neden ana akım basına güvenmeyi seçtiklerini kendilerine sorun.


Hele hele sahte diploma, seçim hilesi, yolsuzluk gibi kırk türlü yasadışı iş yaptığı, bağımsız olması gereken yargıçlara ve bilirkişilere baskı yaptığı yandaşlarınca bile itiraf edilen bir hükümete güvenmemizi ne hakla talep ettiklerini kendilerine sorun.


Yıllardır söyledikleri sistemli yalanın, ülkeye attıkları kazığın ardı arkası kesilmeyen, özür dilemek ve hesap vermek bilmeyen basın şirketlerine güvenmemizi ne hakla istediklerini kendilerine sorun.


Çok yönlü ve dallı budaklı olan bu tartışmanın neden ısrarla tek bir yönüne, olayın tıbbi yönüne yoğunlaştıklarını; neden korkutucu ve kaygı verici bir dil kullanarak duygu safsatası yaptıklarını kendilerine sorun.


Para kazanma çabasıyla gerçeği ortaya çıkarma çabası birbiriyle çelişir. İkisini birden nasıl yapabildiklerini, bunun nasıl bir ahlak olduğunu bu kaynaklara sorun.


Konunun çok yönlülüğü, yerleşik politik, akademik ve ekonomik güç dengelerini, örgün eğitimi ve basın-yayını bir bütün olarak çözümlemeyi gerektirir. Bu kaynaklar şimdiye dek hangi konuda sistemi bir bütün olarak sorgulamışlar, hangi egemen paradigmayı eleştirmişler, bir inceleyin.


Batı kaynaklı egemen fikirlere ne zaman eleştirel yaklaşmışlar, Doğu ve Üçüncü Dünya basınını ne kadar takip etmişler, hangi konuda bağımsız fikir üretebilmişler bir bakın. Bu kaynakların hepsi de “uzmanlara” sorup onların görüşünü gerçeğin kendisiymiş gibi aktarmayı seçiyor. Neden böyle yaptıklarını kendilerine sorun. Şu yazıda tartışıldığı üzere uzmana sorma paradigmasını sorgulamanın vakti geldi de geçiyor bile.


Kaynak :

"Eleştirilen Düşün" İnternet Sitesi Koronavirüs Safsataları Bitmiyor (30 Temmuz 2021)