TEDBİRLERİ İPLEMEYEN İSVEÇ'in Ne Ekonomisi Çöktü, Ne de En Sıkı Tedbirleri Alanlar Kadar Hasar Gördü

Yazıdan SATIR BAŞLARI,

● İnsanı güneşten ve ışıklarından ayırdığınız, karanlığa hapsettiğinizde ruhunda yaratılan hastalığın bedenine yansımaması kaçınılmazdır.

● Kovid-19 salgınında insanların tabiatla ve bilhassa güneşle olan bağlantısı büyük oranda engellendi.

● Bir kere koskoca bir İsveç örneği mevcut. Güneşin cömertliğinden çok az oranda nasiplenen bu halk, dünyada alınan tedbirleri kaba tabirle sallamayarak güneşe çıktılar, okullarına ve işlerine gittiler. Ne ekonomileri yıkıldı ne de ABD gibi tedbirlerin sonuna kadar uygulandığı ülkeler kadar hasar gördüler.

● Güneş ve ultraviyole ışınları virüsleri yaşatmıyormuş! Aaa öyle miymiş? İyi de kış güneşini reddetmek niye? Kışın güneş ve ışınları yok mu? Kış güneşi virüsleri öldürmeyip sadece yaz güneşi mi öldürüyor? Kışın güneş azsa daha fazla azaltmak için eve hapsolmak niye? Oldu olacak kışı insan hayatından çıkaralım gitsin!

● Güneşin hastalıklardan koruyucu etkisini keşfeden insanlık tarihini silebilmek için insanın ya kapitalist ya da aptal olması gerekiyor.

Gölge etmeyin yeter !


Hastalıklarla mücadelede insanı ve fizyolojisini yok sayan yaklaşımlara hep şüpheyle bakmışımdır. İnsanı korumak, insanı, fizyolojisini ve ruhunu tanımakla mümkündür. İnsanlık tarihinin derin süzgecinden geçmiş birçok atasözü, yaşam şekli ile sağlık arası ilişkiye vurgu yapar. Sağlıklı ve hastalıklı insanların yaşam şekli arasındaki derin farklılıkları irdeleyen çalışmalar da bilime ışık tutar. Ancak tabii ki insanı, tabiatı ve bilimi anlayanlara ve saygı duyanlara.

İnsan tabiat içerisinde yaşamaya ve onun kendi içindeki dengesine uyum sağlamaya çalışan bir canlıdır; aynen diğer canlılar gibidir. Bu ilişki hep şöyledir: Tabiat çok verirse alır, fazlasını biriktirir, yok zamanlarında ise biriktirdiğini kullanır.

Tabiatın insana bahşettiği belki de en değerli yaşam kaynağı Güneş’tir. Tabiatın kendi içerisindeki dengesinde, insanın güneşle olan bağının sağlamlığı ya da kopukluğu, insanın hem bedensel hem ruhsal sağlamlığı ya da kopuşunu tespit eder. Bu konuda insanlığın yaşam birikimi oturmuştur. Milletler arasında güneşin ve güneş ışıklarının insan sağlığındaki önemini vurgulayan en değerli atasözü atalarımıza aittir. Atalarımız “Güneş giren eve hastalık girmez” derler. Sadece bizim atalarımız değil elbette. Çinliler, “Mum almak için güneşi satma”; Afrikalılar “Güneş parlarken, sepetinde topla”; Kübalılar, “Güneş yükselirken her şey yükselir”; İtalyanlar “Temmuz’da Güneşi satma” diyerek bazen doğrudan bazen dolaylı olarak Güneş ve sağlık arası ilişkiyi yansıtırlar.


Aslında insanın vücudu bir yerde insanın ruhunu da gösteren en iyi resimdir. Güneşin insanın ruhsal dünyasındaki iyileştirici, yükseltici etkisi de tartışmasızdır. Aslında sağlıklı bir bedenin arkasında sağlıklı bir ruhu da görebiliriz. İnsanı güneşten ve ışıklarından ayırdığınız, karanlığa hapsettiğinizde ruhunda yaratılan hastalığın bedenine yansımaması kaçınılmazdır. Gecenin karanlığında uyuyan insanın, güneş doğarken hem bedensel hem de ruhsal olarak uyanmasında bile insanın güneşle olan derin ilişkisini anlatan derin bir kurgu vardır.


Biliyorsunuz tüm dünyayı sarsan Covid-19 salgınında insanların tabiatla ve bilhassa güneşle olan bağlantısı büyük oranda engellendi. İnsanlar adeta bir fanusun içerisinde yaşatılmaya çalışılırken, fanusun içerisindeki havanın kalitesi dahi hemen hiç sorgulanmadı. Temel sorun, havada yaşayan bir virüs olduğu kabul edilerek, sürdürülmesi mümkün olmayan bir yaşam şekline zorlandı. Sonunda insanlık itiraz etti. “Yeter artık, böyle yaşanmaz” dedi ve can havliyle kendisini dışarıya attı. Bunun böyle olacağı da belliydi. İnsan tabiatın içerisinde hem bedensel hem de ruhsal olarak hemhal olmuş bir canlıydı ve saksıda yaşar gibi evin içerisinde yaşayamazdı. Ölmek için değil yaşamak için dışarı çıkmaya çalışmaktaydı. Fizyolojisi ve ruhu böyle programlanmıştı.


Müsaadenizle aslında somut bir olgunun felsefi boyuta yansıyan ifadelerini bir yana bırakıp Güneş ve insan sağlığı arasındaki ilişkiyi belgeleyen daha somut tartışmalara girmek istiyorum. Bu tartışmayı yakın zamanda yayınlanacak olan bir makale üzerinden yapacağım. Connecticut Üniversitesi, Doğal Enerji, Biyolojik Risk ve Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Bölümlerinden üç araştırmacının yazdığı şu an inceleme ve ardından basım aşamasına girecek olan bir çalışmadan bahsetmek istiyorum. Çalışma şu ifadelerle başlıyor: “COVID-19 tüm dünyada ciddi ölüm ve hastalık yükü oluşturdu. Bu çalışma yayına hazırlanırken, Covid-19, 2.2 milyon insanda hastalık yaratmıştı. Dünyanın birçok yerinde, farmakolojik olmayan koruyucu stratejiler yürütülüyor. İnsanların bir arada toplanması engelleniyor, gönüllü veya zorla sosyal izolasyon uygulanıyor, şüpheli temasların taranması ve karantina stratejilerine başvuruluyor. Bu yöntemler, ne yazık ki ülke ekonomilerine ağır darbeler vurdu ve şimdi artık yöneticiler bu tedbirleri kaldırmak için yeni planlar yapmaya ihtiyaç duyuyorlar. Bu kararlar hem insan sağlığını korumak hem de ekonomileri kurtarmak için zorunlu.


Yaz mevsiminin, hastalığın yayılmasını azaltıp insanlara aşı bulunana kadar zaman kazandırıp kazandırmayacağını bilmiyorduk. Corona virüsle ilgili daha önceki çalışmalar virüsün, yüksek ısı ve nem ortamında ve yine ultraviyole ışınlarına maruz kaldığında yok olduğunu, azaldığını göstermişti. Biz şu anki dünyadaki hava raporları ve global enfeksiyon hız verilerini kullanarak yaptığımız bir modelleme üzerinden gördük ki, ultraviyole ışınları, düşük Covid-19 yayılma ve hastalık hızıyla yüksek oranda ilişki göstermekte. Projeksiyonlar gösteriyor ki herhangi bir müdahale olmaksızın, Covid-19 yaz döneminde azalacak, sonbahar ve gelecek kışın ise pik yapacak. Ancak bu çalışmadan mutlak yargılar çıkarılamaz. Mevsimsel eğilimlere rağmen, agresif politikalar üretilmelidir,”.


Kısaca söylemek gerekirse çalışma diyor ki ekonomiler yıkıldı, yöneticiler panik halde yeni politikalar üretmeye çalışıyorlar, yazın Covid-19 azalacak, kışın artacak, ama yine de emin değiliz. Yazın bir önlem almaya gerek yok! Sonbaharı ve kışı öngöremiyoruz. Bunca şaşa ile piyasaya çıkacak ve yakın zamanda tartışma konusu olacak bu makale içerisinde yaza dair hoş söylemler olsa da çalışmanın başlı başına dizaynında sorun olduğunu söylemek istiyorum.


Bu sorunlar şunlar:

Makalede irdelenen tek şey hava sıcaklığı ve nem oranlarıyla Covid-19 sayıları arası ilişki.

Bu çalışma tek başına büyük büyük laflar etmek için son derece yetersiz. Zira burada kış sezonunda güneşe çıkanlarla çıkmayanlar arasındaki enfeksiyon hızı dikkate alınmamış. Atlanan bu ayrıntı aslında çok daha temel bilgiler verecek ama çalışmada dikkate bile alınmamış. Öyle ya kış boyu söylenen tedbirlere uymayıp güneşe çıkanlarla, çıkmayıp evde saklananlar arası enfeksiyon hızını da konuşmak lazım. Bir kere koskoca bir İsveç örneği mevcut. Güneşin cömertliğinden çok az oranda nasiplenen bu halk, dünyada alınan tedbirleri kaba tabirle sallamayarak güneşe çıktılar, okullarına ve işlerine gittiler. Ne ekonomileri yıkıldı ne de ABD gibi tedbirlerin sonuna kadar uygulandığı ülkeler kadar hasar gördüler. Bu halkın, ABD insanından çok daha yüksek kültürel ve sosyal hayata dair birikimlerinin olduğuna da şüphe yok. İsveç halkının, güneşle insanın doğal ilişkisini koparmaması yönünde biriktirilmiş kültürel koca bir tarihi mirası olması gerekir ki bu tedbirleri iplemesinler.

Bazen kendi kendimden düşünüyor ve inanın gülüyorum. Koca bir hayatın yarısını günümüz biliminin içerisinde hemhal olarak geçir, sayısız makale oku ve sonunda bilim adı altında sunulan bu türden makalelerle kafa bul. Güneş ve ultraviyole ışınları virüsleri yaşatmıyormuş! Aaa öyle miymiş? İyi de kış güneşini reddetmek niye? Kışın güneş ve ışınları yok mu? Kış güneşi virüsleri öldürmeyip sadece yaz güneşi mi öldürüyor? Kışın güneş azsa daha fazla azaltmak için eve hapsolmak niye? Oldu olacak kışı insan hayatından çıkaralım gitsin! Önce insanı ve fizyolojisini yok sayarak ekonomileri batırmak sonra kıvranarak makale yaratmak bu olmalı!

Güneşin hastalıklardan koruyucu etkisini keşfeden insanlık tarihini silebilmek için insanın ya kapitalist ya da aptal olması gerekiyor. Ya insanlık tarihinden, ya tabiattan ya da Tanrı’nın sözlerinden ders alın ve lütfen artık gölge etmeyin! Ya bilim diyorsunuz! İnsanın fizyolojisini yok sayan bilim olmaz. Yaşam da!


7 Haziran 2020

Prof. Gülümser Heper

Kardiyolog

Kaynak:

Gölge etmeyin yeter ! | VeryansınTv haber/yorum sitesi



ÖZGEÇMİŞ 26 Ağustos 1964 tarihinde Sivas’ta doğdum. Sivas’ın yerli bir ailesinin evladıyım. Baba tarafım Bezirci Mahallesi; Ana tarafım Çavuşbaşı Mahallesinde yerleşmiş. İlkokulu Ülkü İlkokulunda okudum. Ülkü İlkokulunu Cumhuriyet Türkiyesi’nin nadide kadın müdiresi olan Handan Hanım’ın zamanında tamamladım. Ortaokulu 4 Eylül Ortaokulunda okudum. Liseyi ise Türkiye çapında bir öğretim yuvası olan Sivas Lisesinde tamamladım. Üniversite eğitimimi yine Sivas’ta aldım. 1987’de Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni (CUTF) fakülte birincisi olarak bitirdim. Zorunlu hizmetimin ardından C.Ü.T.F. de İç Hastalıkları Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak atandım. Sivas’ta 1989’da Kronik Böbrek Hastaları Derneğini kurdum ve Sivas’tan ayrılıncaya kadar dernek başkanlığını yürüttüm. 1993’de İç Hastalıkları Uzmanı oldum. 1993’de ikinci bir ihtisas yapmayı zorunlu bularak Sivas’tan ayrıldım. Kalp ve Damar Hastalıkları eğitimi konusunda Türkiye’nin nadide hastanesi olan Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesinde Kardiyoloji İhtisasına başladım ve 1995’de ihtisasımı tamamladım. Hemen ardından S.S.K. Dış Kapı Eğitim Araştırma Hastanesinde Uzman Dr olarak çalışmaya başladım. Aynı yıl S.S.K.’nun İhtisas Hastanesine geçiş yaptım ve Kardiyoloji Bölümü birimlerinin kurulmasında birim idari amiri olarak aktif görevler üstlendim. 2003 yılında Kardiyoloji Doçenti oldum. 2006’da İngiltere’de altı ay dil okulunda üst seviyede konuşma İngilizcesi eğitimi aldım. Şubat 2008’de Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (AİBÜ) Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü’nde Doçent ünvanı ile çalışmaya başladım. Ekim 2008’de aynı Üniversite’de Profesör oldum. 2008 yılından itibaren 3 yıl Kardiyoloji bölüm başkanlığı görevini üstlendim. 2011 de AİBÜ Kardiyoloji Bölümünden ayrıldım ve halen Ankara’da bir özel hastanede çalışmaktayım. 1993’den itibaren Girişimsel ve Klinik Kardiyolog olarak çalışmaktayım. Girişimsel Kardiyolojinin hemen tüm alanlarında yüksek klinik tecrübem vardır. AİBÜ bir önceki dönem Rektörlüğü’nün talebi üzerine Kardiyak Rehabilitasyon Hastanesi Projesi yaptım. Kardiyak Rehabilitasyon Hastanesi klinik ve idari çalışma ilkeleri üzerine tecrübem vardır. Dünyada ve Türkiye’de Koruyucu Sağlık Sistemi Politikalarının yerleştirilmesi amaçlı halkımıza, hekimlere ve çeşitli sivil toplum örgütlerine sunumlar gerçekleştirdim. Doç. Dr. Abdüllatif Şener’in kurduğu Türkiye Partisinin kurucu üyesi ve MKYK üyeliğini de yapmış olup partinin Sağlık Programlarının oluşmasında öncülük ettim. Edebiyat ilgi alanımdadır. Halen edebiyat alanında yayınlanmış bir hikaye kitabım bulunmaktadır. Şu anda ülkemizde yerleşmiş sağlık sisteminin ve politikaların eleştirildiği ve halkçı sağlık politikalarının sınırlarının belirlendiği kolektif bir çalışma olan “Tıp Bu Değil 1 ve 2” isimli kitapta iki bölümüm mevcuttur. İnceleme halinde “Ben, İbni Sina” isimli bir kurgu romanım mevcuttur. İnternet Gazeteciliği yapan bazı gazetelerin yazarları arasındayım ve düzenli siyasi makaleler yazmaktayım. Bir erkek çocuk annesiyim. 30 Mart 2014 Yerel Seçiminde CHP’den Sivas Belediye Başkan Adayı oldu.