Doktora Güvenilir Mİ?

Yazıdan SATIRBAŞLARI...

  • Tutarsızlıkları yakalamakta beceriksiz zihinlerin baskın olduğu bir toplum sağ kalamaz. İşte bunun için toplumun bireyleri sürekli olarak birbirlerini tutarlı olmaya zorlarlar.

  • Modern zamanın doktorları mesleğin ayakta kalabilmesi ve topluma hizmet edebilmesi, yani doktorluk hizmetinde güvenin sağlanması için ahlak ilkeleri belirlemişlerdir.

  • Son iki yıldır ise az sayıda istisna dışında hepsi, üzerinde kendi uzlaştıkları, kendi kurguladıkları, birbirlerine öğütledikleri bu ilke ve kuralları çiğniyorlar veya çiğnenmesine tepkisiz kalıyorlar.

  • Genel anesteziyle yapılan sıradan bir ameliyatta bile hastaya o çok küçük ölüm riskini anlatan doktorlar, BİNLERCE kişiyi öldürmüş bulunan iğneyi tavsiye ederlerken bundan söz etmiyorlar.

  • Doktorlar ruhsatı alınmamış, faz 3 denemeleri bile yapılmamış olan ürünlerin riskleri hakkında hastaları aydınlatmamayı seçerek bunun bir araştırma veya deneme olduğunu bile söylemeyerek meslek ilkelerinden fazlasını çiğniyorlar.

  • Yakın gelecekte 2020-2021 yılları doktorların mesleklerini kendilerinin yok ettikleri utanç yılları olarak hatırlanacak.

19 Ekim 2021

Eleştirel Düşün Sitesi - Doktora Güvenilir mi?


Doktora Güvenilir mi?


Doğruluk değişmez ama tanımlama ve saptama yöntemleri (kuramları) farklılaşabilir. Tekabüliyet (İng. correspondence), tutarlılık (İng. coherence), apaçıklık, tümel uyuşma, deflasyonist, pragmatik gibi doğruluk kuramları vardır. Bunlar birbiriyle rekabet eden farklı doğruluk iddiaları değildir. Daha çok aynı gerçeğe ulaşmak için izlenen farklı kavramsal yollardır.


Tekabüliyet (karşılama) kuramı felsefeyle ilgilenen ilgilenmeyen herkesin bilerek veya bilmeyerek en sık başvurduğu doğruluk anlayışıdır. Savın doğruluğu, gözlenen durumla uyuşmasıyla, yani savın betimlediği gerçekliğe karşılık gelmesiyle sınanır.


Tutarlılık olarak doğruluk kuramı, doğruluğu düşüncelerin ve savların gözlenen durumla değil kendi içindeki uyuşması olarak tanımlar. Buna göre, bir savın doğruluğunu, onun kabul edilmesi ya da reddedilmesi gerektiğini belirleyen ölçüt, savın daha önce doğru olduğu kabul edilmiş olan başka savlarla uyuşmasıdır. Böylece doğru olduğu kabul edilen savların oluşturduğu anlam dünyası genişlerken, her yeni savı sınayacak ölçüt tabanı da genişlemiş olur. Biraz daha basit söyleyecek olursak dünya hakkındaki bilgimiz arttıkça o bilginin gözlenen durumla çelişme olasılığı azalır. Böylece tutarlılık yolunun, tekabüliyet yoluyla kesiştiği bir noktaya yaklaşılır.


Kişinin söylediği ile eylediği arasındaki tutarsızlık çok konuşulan konulardan biridir. Çünkü insanlar, karıncalar ve arılar gibi ancak toplumsal olarak sağ kalabilen canlılardır. Bu yapı içinde güven, olmazsa olmaz bir yapıtaşıdır. Asker arının kovanı koruyacağına güvenemeyen işçi arı çalışamaz ve bütün kovan ölür. Bundan dolayı insan toplumundaki işbölümünü ayakta tutan sistemlerin istisnasız hepsi güven üzerine kuruludur. Güven ise kendini söz ve eylem arasındaki tutarlılıkta gösterir. İnsan zihni sözün sözle tutarlılığını, eylemin eylem ile tutarlılığını ve bu ikisi arasındaki tutarlılığı sürekli olarak sınayıp saptamak üzere evrilmiştir. Tutarsızlıkları yakalamakta beceriksiz zihinlerin baskın olduğu bir toplum sağ kalamaz, çok basit. İşte bunun için toplumun bireyleri sürekli olarak birbirlerini tutarlı olmaya zorlarlar.


Belki çoğumuzun bildiği bu temelleri anımsadıktan sonra uygulamaya geçelim. Doktorluk uygarlığın en eski ve en saygın mesleklerinden biridir. Doğası gereği ahlakla ilişkisi çokça vurgulanmış bir meslektir. Mesleği uygulayanların ahlaki duygu ve denetimden uzaklaşmalarının sonucu toplum için yıkıcı olduğu çok iyi bilindiğinden, ahlaki öğüt gerek ima edilerek gerekse doğrudan verilerek her zaman doktorluk eğitiminde önemli yer kaplamıştır. Geleneksel ahlak kavramı terk edilmiş ve yeni bir ahlak iskeleti oluşturulmuş olsa bile modern zamanlarda da bu böyle sürmüştür. Modern zamanın doktorları mesleğin ayakta kalabilmesi ve topluma hizmet edebilmesi, yani doktorluk hizmetinde güvenin sağlanması için ahlak ilkeleri belirlemişlerdir. Bu ilkeler meslek üyelerine ant içme, meslek örgütünün uyguladığı kurallar oluşturma, yasa çıkarma ve bire bir ilişkilerde anma gibi türlü yollarla ayakta tutulmaya çalışılır.


Bugün dünya doktorların ve Türk doktorlarının davranış kurallarını belirleyen açık ve anlaşılır metinler vardır. Doktorların karşı gelme, esnetme veya kişisel olarak aykırı yorumlama özgürlüklerinin bulunmadığı bu metinlere Türk Tabipler Birliği’nin internet sitesinden erişilebiliyor.


Bu metinlerde açıklanan ilkeler ve kurallar temsili demokratik yolla yazılmadı. Bunları kuşaklar boyunca doktorlar kendileri oluşturdular. Son iki yıldır ise az sayıda istisna dışında hepsi, üzerinde kendi uzlaştıkları, kendi kurguladıkları, birbirlerine öğütledikleri bu ilke ve kuralları çiğniyorlar veya çiğnenmesine tepkisiz kalıyorlar. Yani tekabüliyet ve tutarlılık açısından doğru olmayan bir tutum içindeler. Sözleri sözleriyle, eylemleri eylemleriyle ve sözleri eylemleriyle çelişiyor.


Şimdi doktorların mesleğin doğruları olarak kabul edip üzerinde birleştikleri bu metinleri inceleyelim.


Dünya Tabipler Birliği Hasta Hakları Bildirgesi

Madde 3b) “Zihinsel yeterliği olan erişkin bir hasta herhangi bir tanı veya tedaviye yönelik girişim konusunda onam verme ya da vermeme hakkına sahiptir. Hastanın kendi kararını verebilmesi izin gerekli bilgiyi alma hakki vardır. Hasta uygulanacak tanı ya da tedavi girişiminin amacının ne olduğunu, sonuçlarının neler olabileceğini ve tedaviyi kabul etmemesi durumunda ortaya çıkabilecek sonuçları açık bir şekilde anlamalıdır.”(https://ttb.org.tr/images/stories/haberler/file/DTB_Hasta_Haklari_Bildirgesi.pdf)

Son iki yıldır TTB başta olmak üzere hükümete akıl ve basın üzerinden halka öğüt veren doktorların “Kovid aşısı” olduğu öne sürdükleri ürünler de “tedavi” kavramının içindedir. Randevulu veya randevusuz aşı olduğu öne sürülen sıvıyı kanınıza koydurduğunuz yerler en az bir doktorun mesleki sorumluluğu altındadır. Bu doktorlar hastaya yukarıdaki maddede anılan bilgileri, sözgelimi aşı olduğu öne sürülen ürünün şimdiye dek kaç kişiyi öldürdüğü bilgisini vermiyorlar. Tersine, sorumluluğu bütünüyle hastaya yıkan hukuki olarak geçersiz bir belge imzalamaya zorluyorlar veya hastanın bu belgeyi çoktan imzalamış olduğunu bilerek işlemi yürütüyorlar. Bunu “bakanlığın zorladığı” gibi bir savunma geçerli olmayacaktır. Çünkü gerek DTB gerekse TTB Nürnberg kurallarını[1]benimsemişlerdir. Nürnberg kuralları Nazi Almanya’sında mahkumlar üzerinde mahkumların rızası olmadan deneysel tıbbi araştırma yapıldığı iddiasını doğru kabul ederek bunu yasadışı ilan etmiştir. Bu iddiaların doğru olduğuna karar veren Nürnberg Askeri Mahkemesi[2] askerlerin, teknisyenlerin ve doktorların “bana emredileni yaptım” savunmasının geçersiz olduğuna karar vermiş ve onları suçlu bularak mahkum etmiştir. Doktor, meslek kuralları gereği eğer kendisi yeterince bilgilendirilmediyse bunu hastaya açıkça bildirmeli, hastanın sağlığını savunmalı ve aşı olduğu öne sürülen ürünü kabul etmemesini tavsiye etmelidir. Bakanlık bir zorlama yapacaksa bunu doktorun yetki alanı dışında pekâlâ yapabilirdi ve bu, doktoru sorumluluk altında bırakmazdı. Mevcut durumda doktorun “ben de bilmiyordum” diyerek kendini savunma olanağı yoktur.


Demek ki doktorların “Kovid aşısı” vurmaları veya vurdurmaları, daha önce doğru kabul ettikleri söz ve eylemlerle ve toplumun doğru kabul ettiği söz ve eylemlerle çelişiyor. Metinleri incelemeyi sürdürelim.


Hekimlik Mesleği Etik Kuralları

Hasta Haklarına Saygı Madde 21) “Hekim hastasının sağlığı ile ilgili kararlar alırken; bilgilenme hakkı, aydınlatılmış onam hakkı, tedaviyi kabul ya da red hakkı vb. hasta haklarına saygı göstermek zorundadır.” Aydınlatılmış Onam Madde 26) “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.” Deneğin Bilgilenmesi ve Aydınlatılmış Onamı Madde 41) “İnsan üzerinde yapılan araştırmalarda her deneğe araştırmanın amacı, yöntemleri, beklenen yarar ve olası yan etkileri hakkında, deneğin anlayabileceği dilde ve biçimde yeterli bilgiverilmesi zorunludur. Deneğe, çalışma başladıktan sonra isterse araştırmaya katılmaktan vazgeçebileceği ve onamını geri alabileceği, ancak bu nedenle daha sonraki tedavisinin ve takibinin aksamayacağı anlatılır. Bilgilendirme sonrasında deneğin konuyu yeterince anlayıp anlamadığı değerlendirilir. Araştırma hakkında yeterli bilgilendirme sağlandıktan sonra, deneğin yazılı onamı alınır. Bu onam, deneğin özgür iradesine dayanmalıdır.”(https://www.ttb.org.tr/kutuphane/h_etikkural.pdf)

Tıbbın bütün yasal ve ahlaki metinlerinde aynı şey karşımıza çıkacak. Son iki yıldır yapılanlar ister koruma olsun, ister deney olsun doktorluk meslek etik kurallarına açıkça aykırıdır. Doktorların hastalara vurdurduğu iğne eğer aşı ise 21. madde, eğer yeni bir ürünün denemesi ise (çünkü ruhsatı yok ve ilk kez kullanılıyor) 26 ve 41. maddeleri açıkça çiğneniyor[3]. Bir başka deyişle doktorlar doğru olduğunu kabul ettikleri ilke ve kurallarla çelişen şeyleri söylüyor ve eyliyorlar.

Tıp Etiği El Kitabı

“Helsinki Bildirgesi’nde ise, ‘tıbbi araştırmanın birincil amacı yeni bilgi üretilmesiyse de, bu amaç asla araştırmaya katılan bireylerin hakları ve çıkarlarının üzerinde tutulmayacaktır’ denmektedir.”(https://www.ttb.org.tr/kutuphane/tip_etigi_2017.pdf sayfa 29)

İki yıldır “aşılama” adı altında yapılanlar bir araştırma ise (çünkü ürünün ruhsatı yok ve ilk kez uygulanıyor) üretilmeye çalışılan yeni bilginin (ne üretilmeye çalışıldığı söylenmiyor) bireylerin hakları ve çıkarlarının üstünde tutulduğu açıktır. Çünkü hastalar hastanelik olma, ölüm gibi yan etkilerden ve hastalığa karşı hiçbir yarar sağlamama olasılığından haberdar edilmiyor.

“BİREYLER NEYİN AHLAKİ OLDUĞUNA NASIL KARAR VERİR? Akılcı-olmayan yaklaşımlar: Boyun eğme, özellikle çocuklar ve ordu, polis, bazı dini örgütler, çoğu iş kurumu gibi otoriter yapılarda çalışanlar için yaygın bir ahlaki karar verme yöntemidir. Kişi aynı fikirde olsa da olmasa da ahlaklılık, otorite sahibinin emir ya da kurallarına uymaktan oluşur.” Akılcı yaklaşımlar: Deontoloji, ahlaki karara temel oluşturacak iyi-gerekçelendirilmiş kurallar arayışı içindedir. Bu türden bir kurala örnek, “Başkalarına eşitinmiş gibi davran”dır. Sonuçsalcılık, ahlaki kararları çeşitli eylem seçeneklerinin olası sonuçlarının çözümlenmesi üzerine dayandırır. İlkecilik, isminden de anlaşılacağı gibi ahlaki kararlar verebilmek için etik ilkelerini kullanır. Hem kuralları hem de sonuçları dikkate alarak yapılması gereken doğru şeyin ne olduğunu belirleyebilmek için, bu ilkeleri özgün olaylar ya da durumlara uygular. Erdem etiği karar vermekten çok, davranışına yansıdığı biçimiyle karar verenin karakterine odaklanır. Erdem ahlaki bir mükemmellik türüdür. Yukarıda vurgulandığı gibi, hekimler için özellikle önemli bir erdem, sevecenliktir.” (aynı belge, sayfa 30-31)

DSÖ’nün doğrularını ve Bakanlığın yasadışı buyruğunu sorgulamadan uygulamak, hastanın sorularını baştan savma yanıtlarla geçiştirmek, konuyu hastayla tartışmaya çekinmek sevecenlik değildir. İnanmayana denemesi bedava; sıkıştırın doktorunuzu ve sözü nasıl dolaştırdığını, yanlış bir şey söylememek için nasıl kıvrandığını görün. Bunlar sevecenlik değil, korku güdümlü davranışlardır. Yukarıdaki belgeye göre doktorlar son iki yıldır neyin ahlaki olduğuna boyun eğme yaklaşımıyla karar veriyorlar. Deontoloji ilkesini benimsemedikleri, hastalara eşitleriymiş gibi davranmadıklarından bellidir. Sonuçsalcılığı benimsemedikleri, aşı olduğu öne sürülen ürünün yararıyla olası zararını tartmadıklarından, hatta toplumda ürünü denememiş bir “kontrol grubunun” kalmasına izin vermek istemeyişlerinden bellidir. İlkeciliği benimsemedikleri, kendi yazdıkları sayfalar dolusu etik kuralları çiğnemelerinden bellidir.

“Hekimler hastalarına kendi kararlarını verebilmeleri için gerekli bütün bilgiyi sağlamak durumundadırlar. Karmaşık tanı yöntemleri, prognoz ve tedavi biçimleri yalın bir dille, hastanın tedavi seçeneklerini anlaması sağlanarak, her seçeneğin üstünlükleri ve olumsuz yönlerini de içerecek biçimde açıklanmalı, hastaların sorabilecekleri her soru yanıtlanmalı, hastanın verdiği karar, olası ise gerekçeleriyle birlikte anlaşılmalıdır.” (aynı belge, sayfa 45)

“Bağışıklama kampanyaları ve bulaşıcı hastalık salgınlarına acil yanıt oluşturma gibi halk sağlığı önlemleri bireylerin sağlığı için önemlidir; ancak barınma, beslenme ve çalışma da en az onlar kadar, belki de daha fazla önemlidir. Hekimler, hastalarını var olan sosyal hizmetlere yönlendirebilseler de, hastalıklarının toplumsal kökenlerini çok ender olarak iyileştirme gücüne sahiptirler.” (aynı belge, sayfa 74)

Bu son paragraf için aslında yoruma bile gerek yoktur. Kendi işsiz ve parasız kalmayacağını bilmenin rahatlığıyla, öldürme olasılığı binde bir bile olmayan bir “salgın” için başkalarının barınma, beslenme ve çalışma olanağını ortadan kaldırmaya yardım ve yataklık etmek nedir? Üstelik solunum yolu virüslerinin asla bitmeyeceğini ve sürekli yenisinin türed